Almanya, Federal Kürdistan'a Silah Veremez Demirtaş'ın Konvoyuna Tüfekli Saldırı: 3 Yaralı İslamcıların yükselişi Ortadoğu güçlerini tehdit ediyor Federal Kürdistan Washington’un desteğinden yoksun mu ediliyor? Peşmerge Çatışma'da 20 IŞİD Üyesini öldürdü Zana: Kürtler arası ilişkide çelişkiden çok dayanışma var’ Milletlerin Ontolojik Sosyolojileri ve Kürdistan Milleti Haseki Düştü mü? İsrail ve Hamas 72 Saatlik Ateşkes Anlaşması bozuldu Hamit Hacı Derviş: Kürdlerin varlığı tehlike altında Federal Kürdistan petrol satışlarına devam kararı aldı ABD,Batı Kürdistan ile yakınlaşabilir
N.A Haber
Merkel'in başbakanlığındaki federal hükümet partisi CDU/CSU'nun Grup Başkanı Volker Kauder, Almanya'nın Federal Kürdistan yönetimine silah yardımında bulunmasının söz konusu olmadığını belirterek topu ABD'ye attı. Kaueder "Saddam rejimin yıkan ABD bir şekilde Irak'ı da yeniden stabilize etmeli" dedi.

Almanya'da iktidar partileri Hıristiyan Demokrat Birliği (CDU) ve Hıristiyan Sosyal Birliği (CSU)'nun Federal Meclis'teki grubunun başkanı Volker Kauder Irak'taki Hıristiyanların yaşadığı insanlık dramını ve Hıristiyanların sığındığı Federal Kürdistan'a nasıl bir yardımın yapılacağı konularına ilişkin "Deutschlandfunk" radyosunun sorularını yanıtladı.

Iraklı Hıristiyanların artık sadece Kürt bölgesinde güvenliği olduğuna dikkat çeken Kauder "Fransa Iraklı Hıristiyanlara sığınma hakkı verdi, peki Almanya ne yapacak?" sorusuna şu yanıtı verdi: "Biz de Suriyelileri getirdik, Almanya sadece can güvenliği olmayanlara sığınma hakkı verebilir. Hukuki nedenlerden dolayı Hıristiyanları alıp almayacağımıza ilişkin bir şey diyemem."

'ALMANYA KRİZ BÖLGELERİNE SİLAH VEREMEZ'

Iraklı Hıristiyan mültecilerinin kabulü konusunun tartışılması gerektiğini belirten Alman siyasetçi "Onlara şimdilik sığındıkları Kürdistan Bölgesin'de yardım etmeliyiz. Biz meclisteki CDU/CSU grubu olarak bir bağış kampanyası başlatmıştık zaten" diye konuştu. Kauder "Peki Hıristiyanları koruyan Kürt askerlere Almanya silah yardımı yapacak mı?" sorusuna ise şu yanıtı verdi:

"Almanya silah vermemeli ve zaten vermeyecek de. Bu ABD'nin görevidir. ABD silah yardımı yapmalı mı veya yapmamalı onu mı bilmem, fakat her halükarda ABD Irak'ın yeniden stabilize olması için katkı sunmalı. Ayrıca kriz bölgelerine silah gönderemeyiz. Büyük insanlık dramlarının yaşandığı bir ülkeye ise dünya daha fazla seyirci kalmamalı ve 'acaba bir BM görevi için şartlar oluşmamış mıdır?' diye sormak lazım. Tekrar ediyorum; diktatör bir rejimi yıkan ABD Irak'a yeniden demokrasi ve barışın gelmesi için katkı sunmalı."

Kaynak:ANF
Devamını Oku...
N.A Haber
İçişleri Bakanlığı Türkiye’deki Suriyeli sayısını 1 milyon 385 bin olarak açıkladı. İstanbul, 330 binle Suriyelilerin en çok yaşadığı kent olurken, Gaziantep 220 binle ikinci sırada yer aldı.
İçişleri Bakanlığı, Suriye’deki iç savaştan kaçıp Türkiye’ye sığınan Suriyelilerin sayısının 1 milyon 385 bini bulduğunu açıkladı.

81 İLDEN SADECE 9'UNDA SURİYELİ YOK

Suriyelilerin en fazla yaşadığı şehirse İstanbul oldu. İstanbul’daki Suriyelilerin, nüfusu 335 bin olan Sarıyer İlçesi’ne yaklaştığı ve 330 bini bulduğu görüldü. Ülke genelinde en fazla Suriyeli nüfus yoğunluğuysa sığınmacı kamplarının bulunduğu Gaziantep’te saptandı. Bu kentteki Suriyeli sayısı 220 bin olarak belirlenirken, Erzincan, Giresun, Gümüşhane, Kastamonu, Sinop, Tunceli, Bayburt, Ardahan ve Iğdır’ın aralarında bulunduğu 9 kentte Suriyeli olmadığı açıklandı.

DİLENCİLİK YAPAN SURİYELİLER TOPLANACAK

Dilencilik yapan çok sayıdaki Suriyeliyle ilgili olarak hükümet harekete geçti. 25 kentte dilencilik yapan Suriyelilerin tespit edilerek 22 farklı kampa yerleştirilmesine karar verildi. İçişleri Bakanlığı’nın hazırladığı genelge 81 ile gönderildi. Genelgeye göre; İstanbul, İzmir, Ankara, Bursa, Adana, Mersin, Konya, Antalya, Kayseri gibi şehirlerde dilencilik yapan Suriyeliler toplanacak. Suriyeliler boş kamplara yerleştirilecek.

KAMPLARDA 30 BİN KİŞİLİK AÇIK YER VAR

220 bin Suriyelinin bulunduğu 22 farklı kampta şu an 30 bin açık mevcut. 30 bin Suriyeliyle kamplarda 250 bin kapasiteye ve tam doluluğa ulaşmış olacak. Oluşturulan ekiplere Arapça bilen mütercimlerin de eşlik edeceği dile getirildi. Suriyeli dilencilerin başka dilencilerden ayırt edilmesinde ‘‘Arapça bilme’’ şartına bakılacağı bildirildi.

SURİYELİ POLİS ÖNERİSİ

Habertürk gazetesinden Bedirhan Özyiğit'in haberine göre, emniyetin verilerine son 1.5 yılda 3 bin 173 yabancı uyruklu hırsız yakalandı. 2013 öncesine kadar Gürcistan ve İran hırsızlık suçunda başı çekerken, 2013’ten sonra Suriyeli hırsızlar ilk sırada yer almaya başladı.

Toplum Güvenliği Uzmanı Ercan Taştekin; Almanya, Amerika gibi ülkelerin benzer sorunları göçmen topluluktan olan kişilerin polis yapılmasıyla aştığını söyledi. Taştekin, benzer uygulamanın Türkiye’de hayata geçirilerek Suriyeli polislerin istihdam edilmesini önerdi. TBMM İçişleri Komisyonu Başkanı Mehmet Ersoy ise önerinin kısa vadede fayda sağlayabileceğini belirterek, “Ancak yine de ben bu düşünceye katılmıyorum” dedi. Polis Akademisi öğretim üyesi Prof. Dr. İbrahim Cerrah da Almanya’daki uygulama ile Suriyelilerin pozisyonunun farklı olduğunu savundu. Cerrah, “Almanya’da yetişen nesilde çok suçluluk görülmüyor. Suriye’den gelenlerle bunu kıyaslayamayız” diye konuştu.
Devamını Oku...
N.A Haber
HDP Cumhurbaşkanı adayı Selahattin Demirtaş’ın Antep’teki mitingi ardından araçlarıyla konvoy oluşturan partililere, silahlı saldırı düzenlendi. Saldırıda 3 kişi yaralandı.

Olay, saat 17.45’de Şöfor Ali Caddesi’nde meydana geldi. HDP Cumurbaşkanı adayı Selahattin Demirtaş’ın mitinginin ardından HDP Şehitkamil İlçe binasına araçlarıyla konvoy şeklinde gidenlere, kimliği belirsiz iki kişi tarafından av tüfeğiyle ateş açıldı.

Saldırıda konvoyda bulunan Mahmut Erkan ve Mahmut Altundağ ile yoldan geçen Zeliha Özsan’a yaralandı. Yaralılardan Zeliha Özsan 25 Aralık Devlet Hastanesi’ne, Mahmut Erkan ve Mahmut Altundağ ise Şehitkamil Devlet Hastanesi’ne kaldırıldı. Yaralıların hayati tehlikesi bulunmadığı bildirildi.

Saldırganlar kaçarken polis olay yerinde inceleme yaptı. Olay yerindeki güvenlik ve mobese kameralarını inceleyerek, görgü tanıklarının ifadesine başvuran polisler kimliği belirlendiği öğrenilen 2 saldırganın yakalanması için çalışma başlattı.
Devamını Oku...
İsmail Beşikçi
Ulusların kendi geleceklerini tayin hakkı temel haklardan biridir. Ulusların kendi geleceklerini tayin hakkı, insan haklarının da temel koşuludur. Kendi geleceğini tayin hakkına sahip olmayan bir ulusun insan haklarından tam olarak yararlandığı söylenemez. Eğer bir ulus geleceğini tayin hakkına sahip değilse o ulusun fertlerinin insan haklarından sağlıklı bir şekilde yararlandıkları ileri sürülemez. İfade özgürlüğü, basın özgürlüğü, seçme seçilme özgürlüğü, seyahat özgürlüğü, mülk edinme özgürlüğü gibi özgürlüklerin sağlıklı bir şekilde kullanılabilir olması, o ulusun kendi geleceğini tayin hakkına sahip olup olmamasıyla yakından ilgilidir.

16 Aralık 1952 tarihli ve 637 (VII) Sayılı Birleşmiş Milletler Genel Kurul Kararı, halkların ve ulusların kendi geleceklerini tayin hakkının her türlü insan haklarından tam yararlanmanın ön koşulu olduğunu söyler.

Bu karar uyarınca 1. Maddede şöyle söylenmektedir: “Tüm halkların kendi geleceklerini belirleme hakları vardır. Bu haktan ötürü, siyasal statülerini özgürce saptayarak ekonomik, toplumsal ve kültürel gelişmelerini özgürce gözetebilirler.”

Kürdistan Bölgesel Yönetimi

Irak’ta Kürdistan Bölgesel Yönetimi, kendi geleceğini tayin hakkını her zaman gündemde tutuyordu. 2014 yılı, Haziran ayının ilk yarısında IŞİD’in (Irak Şam İslam Devleti) Irak’taki saldırıları ve bu saldırılardan sonra gelişen olaylar, Güney Kürdistan’da Kürtlerin kendi geleceklerini tayin hakkını çok daha yaşamsal bir şekilde gündeme oturtmuştur. Gerek Kürdistan’da gerek Türkiye’de, gerek Ortadoğu, Avrupa, ABD gibi alanlarda Kürdistan’ın bağımsızlığı konuşulur, tartışılır hale gelmiştir. Kürdistan Bölgesel Yönetimi bağımsızlık için referandum yapma kararı almıştır.
Burada Kürtlerin kendi geleceklerini tayin konusunda temel birkaç sorunun sorulması gerekir. İlk soru şu olmalıdır:

Soru 1
Kürdistan Bölgesel yönetimi tek taraflı olarak Irak’tan ayrılma hakkına sahip midir?


Bu sorunun cevabı elbette “evet”tir. Çünkü Kürdler, baskıyla zulümle, soykırıma varan operasyonlarla yönetilmektedir. Enfal, Halepçe unutulamaz. Bu süreçte sistematik olarak, baskı, zor, soykırım vardır.

Güney Kürdistan’da Kürtler üzerindeki baskı, zulüm, soykırım 20 Mart 2003’te ABD’nin ve koalisyon güçlerinin Irak’a, Saddam Hüseyin rejimine yaptıkları müdahale ile son bulmuştur. Bu müdahale sonunda Saddam Hüseyin rejimi yıkılmış, ordu dağıtılmış, El-Muhaberat dağıtılmış, Baas Partisi kapatılmış, kitle imha silahları yok edilmiştir. Kürdleri tehdit eden belli başlı güçlerin ortadan kalkması sonucu Kürdistan Bölgesel Yönetimi kurulmuştur.

Saddam Hüseyin rejiminin yıkılmasından sonra yapılan Irak anayasasının uygulanmaması Kürdleri kaygılandıran temel bir konudur. Örneğin anayasanın 140. Maddesinin uygulanmaması, Irak’ta merkezi hükümetin, Saddam Hüseyin rejiminin anlayışına sahip olduğunu göstermektedir. Bu madde Kerkük’te ve Kürdistan’dan koparılan öbür topraklarda nüfus sayımı yapılmasını öngörmektedir. Bu sayımın yapılmaması, Saddam Hüseyin dönemindeki haksızlıkların, sürgünlerin Kerkük ve çevresinin nüfus yapısının değiştirilmesinin aynen sürdürüleceği anlamına gelmektedir.

11 Mart 1970’de, Irak’da, Kürdistan Demokrat Partisi Başkanı Mele Mustafa Barzani ile, Irak Devrim Komuta Konseyi Başkan Yardımcısı Saddam Hüseyin arasında, Kürd Bölgesi’nin özerkliği konusunda bir anlaşma yapılmıştı. Kerkük, taraflar arasında ihtilaflı bir bölgeydi. Bu anlaşmazlık, Kerkük’de sayım yapılarak giderilecekti. Ama, Saddam Hüseyin, Kürdistan’ı müşterek olarak denetleyen öbür devletlerde de yardım alarak bu sayımı yapmadı. Bu da 1973 sonunda , savaşın tekrar başlamasın neden olmuştu.

2014 yılı başından itibaren, diyelim altı aydan fazla bir zamandır merkezi yönetimin federal bütçeden Kürdlerin, Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin hakkı olan % 17’lik payı ödememesi Kürdleri kitlesel olarak mağdur eden bir durum yaratmıştır.

IŞİD’in Haziran’ın ilk yarısında Irak’ta yaptığı saldırılardan sonra, 140. Madde fiilen yaşama geçmiştir. Zira bu saldırılar sırasında Irak Ordusu IŞİD’le bir çatışmaya girmeden Kerkük’ten ve Kürdistan’dan koparılmış, öbür alanlardan çekilmiş, Irak ordusunun çekildiği bu alanları peşmergeler kontrol etmeye başlamıştır. 140. Madde bu şekilde yaşama geçmiştir.

Bu saldırıların diğer bir sonucu da artık Irak’ın Kürdistan’la ilgili uzun bir sınırının kalmamış olmasıdır. Kürdistan artık IŞİD’le sınırdaştır. Irak da öyledir. Kürdistan’ın Irak’la 20-25 km.lik bir sınırı kalmıştır. Artık Kürdistan Irak’tan değil, Irak Kürdistan’dan ayrılmıştır.

Bütün bunlar Kürdistan’ın tek yanlı bir şekilde Irak’tan ayrılma ve kendi geleceğini tayin hakkına sahip olduğunu açıkça göstermektedir.

Soru 2
Bu süreçte sorulacak ikinci soru şudur: Uluslararası hukuk Kürdistan Bölgesel Yönetimi’ne tek taraflı olarak Irak’tan ayrılma hakkı verir mi?


Bu sorunun cevabını biraz daha ayrıntılı bir şekilde vermek gerekir.

14 Aralık 1960 tarihli ve 1514 (XV) sayılı Birleşmiş Milletler Genel Kurul Kararı çok önemlidir. Bu, “Sömürge Ülkelere ve Halklara Bağımsızlık Tanıma Bildirgesi”dir. Bu, 24 Ekim 1945 tarihli Birleşmiş Milletler Antlaşması’nın 2. ve 55. maddelerinin biraz daha somutlaştırılmış bir biçimidir. 7 maddelik bu karar şöyledir:

1. Halkların yabancı boyunduruğu, egemenliği ve sömürüsü altında bulundurulması, temel insan haklarının yadsınmasıdır. Birleşmiş Milletler Antlaşmasına aykırı ve dünya barışı ve işbirliğinin geliştirilmesine bir engeldir.

2. Tüm halklar kendi geleceklerini belirleme hakkına sahiptir, bu haktan ötürü kendi siyasal statülerini özgüce belirler ve ekonomik, toplumsal kültürel gelişmelerini özgüce gözetir.

3. Siyasal, ekonomik, toplumsal ya da eğitsel bakımdan hazırlıksız olma, hiçbir zaman bağımsızlığı geciktirme gerekçesi olamaz.

4. Bağımlı halklara karşı uygulanacak tüm silahlı eylemler ve her türlü bastırma önlemleri, bağımsızlıklarını kazanma haklarını barışçı yollarla ve özgürce kullanma olanağı bulabilmeleri için durdurulmalı ve ulusal ülke bütünlüğüne saygı gösterilmelidir.

5. Vesayet Altında Bulunan ve Kendini Yönetmeyen Ülkelerle henüz bağımsızlığını kazanamamış tüm öteki ülkelerde, koşulsuz ve kuralsız olarak, özgürce belirttikleri istem ve istek uyarınca ırk, inanç ya da renk bakımından herhangi bir ayrım yapılmaksızın tam bağımsızlık ve özgürlükten yararlanmaları için tüm yetkileri bu ülkelerin halklarına aktarmak üzere ivedi önlemler alınmalıdır.

6. Bir ülkenin ulusal birliğinin ve toprak bütünlüğünün tümüyle ya da bir bölümüyle bozulmasını amaçlayan herhangi bir eylem, Birleşmiş Milletler Antlaşması’nın amaç ve ilkeleriyle bağdaşmaz.

7. Tüm Devletler, her Devletin eşitliği ve içişlerine karışılmazlığı temeli üzerinde ve tüm halkların egemenlik hakları ve toprak bütünlüğüne saygı göstererek Birleşmiş Milletler Antlaşmasının, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin ve bu bildirgenin hükümlerini inançla ve titizlikle gözetmelidir.

Görüldüğü gibi, 1, 2, 3, 5. Maddeler, sömürgelerin, sömürge halkların bağımsızlığını dile getiren maddelerdir. 4, 6, 7. Maddeler ise toprak bütünlüğünü koruma adı altında, bu dört maddenin işlemesini imkansız hale getiren maddelerdir.

Sömürge ülkeler, denizaşırı, okyanus ötesi olabileceği gibi, ana ülkenin bitişiğinde, ana ülkenin uzantısında da olabilir.

Uygulamada gördüğümüz şudur: Eğer metropol ülke ile sömürge ülke arasında denizler varsa, okyanuslar varsa… işte Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, bu sömürgelerin, buralardaki sömürge halkların bağımsızlığını dile getirmektedir. Bunlar genel olarak Afrika’daki sömürgelerdir.
Afrika’yı sömürgeleştiren devletler Büyük Britanya, Fransa, Hollanda, İspanya, Belçika, Portekiz, Almanya, İtalya gibi devletlerdir. Bu devletlerle sömürgeleri arasında denizler, okyanuslar vardır. İşte Birleşmiş Milletler bu sömürgelerin bağımsızlıklarını dile getirmektedir. Bu sömürgelerin bağımsızlığını teşvik etmektedir.

İkinci Dünya Savaşı’ndan önce Afrika’da sadece iki bağımsız devlet vardı: Habeşistan ve Liberya. 1960’lardan sonra Afrika’daki bu sömürgeler bağımsızlıklarına kavuşmuştur. Sömürgelerin bağımsızlaşması 1960’larda, 1970’lerde gerçekleşmiştir. Ve sömürgeler 1885 sınırlarıyla bağımsızlaştılar. 1885’te Afrika, yukarıda adları belirtilen Avrupa devletleri tarafından paylaşılmıştır. Daha doğrusu fiili durum 1885’te resmileşmişti.

Afrika’da sadece dört devlet silahlı mücadeleyle bağımsızlıklarına kavuştu: Cezayir (1954-1962), 1970’lerin ilk yarısında da Portekiz sömürgeleri Gine Bissau, Angola ve Mozambik. Bugün Afrika’da 57 bağımsız devlet var.

Uluslararası Hukuk, Kürdistan Bölgesel Yönetimi’ne tek taraflı olarak Irak’tan ayrılma hakkı verir mi? şeklinde bir soru sormuştuk.

14 Aralık 1960 tarihli ve 1514 sayılı Birleşmiş Milletler Genel Kurul Kararı’nın 4, 6 ve 7. maddelerinin, ana ülkelerin bitişiğindeki veya uzantısındaki sömürgelere, devletlerin toprak bütünlüğü anlayışını savunarak bu hakkı vermediği görülmüştür.

Bunun için de ana ülkeye bitişik sömürgelerdeki yönetim biçimlerine ve toplumsal koşullara bakmak daha önemli olmalıdır. Ama bu konuya geçmeden önce 1966’da onaylanan ve 1976’da yürürlüğe giren İkiz Sözleşmelerin 1. maddelerine bakmak gerekir. Medeni ve Siyasal Haklar Sözleşmesi’nin

1. Maddesi şöyledir:

Madde 1

1. Tüm halkların kendi geleceklerini belirleme hakları vardır. Bu haktan ötürü, siyasal statülerini özgürce saptayarak ekonomik, toplumsal ve kültürel gelişmelerini özgürce gözetebilirler.

2. Tüm halklar, karşılıklı yarar ilkesine dayalı uluslararası ekonomik işbirliği ve uluslararası hukuktan doğan herhangi bir yükümlülüğü zedelemeksizin kendi doğal zenginlik ve kaynaklarını, kendi amaçları için özgürce kullanabilir. Bir halk, hiçbir koşulda kendi geçim kaynaklarından yoksun bırakılamaz.

3. Bu Sözleşmeye Taraf Devletler, kendini yönetmeyen ve vesayet altında bulunan ülkelerin yönetiminden sorumlu olanlar da dahil, halkların kendi yazgılarını belirleme hakkının gerçekleşmesini özendirir ve Birleşmiş Milletler Antlaşmasının hükümleri uyarınca bu hakka saygı gösterir.
Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Sözleşmesi’nin 1. Maddesi de aynıdır.
İkiz Sözleşmeler, bu haliyle 14 Aralık 1960 tarihli ve 1514 sayılı “Sömürge Ülkelere ve Halklara Bağımsızlık Tanıma Bildirgesi”nin 4, 6 ve 7. Maddeleriyle çelişki oluşturmaktadır.
Yukarıda, ana ülkeye bitişik olan sömürgelerdeki yönetim biçimlerine ve toplumsal koşullara bakmak gerektiği üzerinde durulmuştu. Bunun için de 14 Aralık 1960 tarihli ve 1514 Sayılı Birleşmiş Milletler

Genel Kurul Kararı’nın Giriş bölümüne bakmakta yarar var:
Genel Kurul,
Dünya halklarının (milletlerinin) temel insan haklarına insanın vakar ve değerlerine, erkeklerin ve kadınların ve büyük ve küçük (bütün) milletlerin eşit haklarına olan inançlarını yeniden teyid etmek ve daha geniş hürriyet içinde sosyal gelişmeyi ve daha iyi hayat standartlarının iyileştirmek için Birleşmiş Milletler Şartı’da ilan ettikleri kararlılığı akılda tutarak,

İstikrar ve refahın ve bütün halkların eşit haklarına ve kendi kaderini kendi tayin etme
hakkına, ve ırk, cinsiyet, dil veya din ayrımı yapmadan, herkes için insan haklarına ve temel hürriyetlerine evrensel saygı ve riayet ilkelerine dayalı, barışçı ve dostane ilişkilerin şartlarını yaratma ihtiyacının bilincinde olarak,

Bütün bağımlı halkların ihtiras halindeki hürriyet isteğini ve onların bağımsızlıklarını elde etmedeki belirleyici rolünü kabul ederek,

Bu hakların hürriyetlerinin inkarından veya onun önündeki engellerden, gittikçe artan
ihtilafların ortaya çıktığını, bunun dünya barışı için ciddi bir tehlike teşkil ettiğinin farkında olarak,

Birleşmiş Milletlerin Vesayet Altındaki ve Muhtar olmayan ülkelerde bağımsızlık hareketini kolaylaştırmadaki önemli rolünü göz önünde tutarak,

Dünya halklarının ateşli bir şekilde bütün tezahürleriyle sömürgeciliğin sona ermesini
arzu ettiğini kabul ederek,

Sömürgeciliğin devam etmesinin milletlerarası ekonomik işbirliğinin gelişmesini önlediğine, bağımlı halkların sosyal, kültürel ve ekonomik gelişmesini engellediğine ve Birleşmiş Milletler’in evrensel barış idealine aykırı olduğuna kani olarak,

Halkların doğal zenginliklerini ve kaynaklarını, karşılıklı yararlanma ilkesi ve milletlerarası hukuka istinat eden milletlerarası ekonomik işbirliğinden doğan herhangi bir yükümlülüklerine halel gelmeksizin, serbest bir şekilde kendi amaçları için tasarruf edebileceklerini teyit ederek, Kurtuluş sürecinin karşı konulmaz olduğuna ve ciddî buhranlardan sakınmak için sömürgeciliğe ve onunla bağlantılı bütün ayırma ve ayrım yapma uygulamalarına son verilmesi gerektiğine inanarak,

Son senelerde çok sayıda bağımlı ülkenin hürriyet ve bağımsızlığa kavuşmalarını alkışlayarak ve bağımsızlığı henüz kazanmamış olan bu ülkelerde gittikçe artan güçlü hürriyet temayülünü kabul ederek;

Bütün halkların devredilmez tam hürriyet, egemenliklerini kullanma ve millî ülkelerinin tam özgürlüğü hakkına sahip olduklarına kani olarak,

Sömürgeciliği bütün şekil ve tezahürleriyle çabuk ve şartsız olarak sona erdirme zaruretini resmen ilân eder.

Bu sözleşmenin giriş kısmı, sözleşmenin özü ile ruhu ile ilgilidir. Sömürge halkların baskıdan, zulümden kurtarılması, özgürce gelişmelerinin önünün açılması istenmektedir zira sömürgelerin baskıyla, zulümle yönetildiği varsayılmaktadır.

İşte burada baskının, zulmün gerek denizaşırı, okyanus ötesi sömürgelerde gerek ana ülkelerin uzantısında olan bitişik sömürgelerde nasıl oluştuğunu, nasıl üretildiğini irdelemek önemli olmalıdır.
Denizaşırı ve okyanus ötesi sömürgelerle metropol ülkeler arasında binlerce kilometre mesafe vardır. Bazı sömürgelerde bu, 18 bin, 20 bin km.yi buluyor. İnsan gücünde, askeri güçte, savaş araç ve gereçlerinde, lojistikte bir eksiklik meydana geldiği zaman kilometrelerce mesafeyi kat ederek bu eksiklik gideriliyor ana ülkeye bitişik olan sömürgelerde ise böyle bir sorun yok. Bu, bitişik olan sömürgelerde baskının, zulmün çok daha kolay ve hızlı bir şekilde kurulabildiğini göstermektedir. Bitişik olan sömürgelerde baskı, zulüm çok daha devamlıdır, sistematiktir.

Biz, sömürgelerin genel olarak nasıl yönetildiğini biliyoruz. İngiltere’nin, Fransa’nın, Portekiz’in vs. sömürgelerini nasıl yönettiklerini biliyoruz. Hiçbir sömürgeci güç kendi sömürgesinde Saddam Hüseyin gibi sistematik olarak zehirli gaz kullanmamıştır, kullanamamıştır. Niyet etse bile uluslararası koşullarda kınanmaktan çekinerek bunu gerçekleştirememiştir ama Saddam Hüseyin bu konuda son derece rahattır.

Saddam Hüseyin sistematik olarak Kürdlere zehirli gaz kullanma rahatlığını, kolaylığını nasıl buluyor? Düşünelim ki Saddam Hüseyin’in 16 Mart 1988’de Halepçe’de zehirli gaz kullandığı dönemde İslam Konferansı Kuveyt’te toplantı halindeydi. Türkiye’yi dönemin cumhurbaşkanı Kenan Evren temsil ediyordu.

İslam Konferansı Sonuç Bildirgesi’nde bu soykırıma ilişkin hiçbir eleştirinin hatta soykırıma ilişkin bir imanın bile yer almaması dikkate değer bir durumdur. Bu, Saddam Hüseyin’in Kürdlere soykırım yaparken neden bu kadar rahat olduğunu ortaya koymaktadır. İslam Konferansı’nın Sonuç Bildirisinde örneğin Bulgaristan’da isimleri değiştirilen Türkler konusunda Bulgaristan hükümeti eleştirilmektedir. Aynı nedenlerden dolayı Batı Trakya’daki Türk çocukları için Türkiye’de hazırlanmış bir alfabenin Yunan hükümeti tarafından kabul edilmemesinden dolayı Yunan hükümeti de eleştirilmektedir. Ama Kürtlere uygulanan bu soykırımdan dolayı İslam Konferansı’nın hiçbir eleştirisi yoktur. Bu, bilmezlikten, görmezlikten, duymazlıktan gelinmektedir.

1988’de İslam Konferansı’na üye 53 devlet vardır. Bugün İslam konferansına üye devletlerin sayısı 57’dir.

Bu noktada, Kürd-Kürdistan sorunuyla ilgili en önemli konu, temelde duran konu gündeme gelmektedir. Kürdistan bölünmüş, parçalanmış, paylaşılmış bir ülkedir. Kürdler bölünmüş, parçalanmış, paylaşılmış bir ulustur.

Bu 1920’li yıllarda Milletler Cemiyeti döneminde gerçekleşen bir süreçtir. Dönemin iki emperyal devleti büyük Britanya ve Fransa ve Yakındoğu’nun, Ortadoğu’nun iki köklü devleti Osmanlı İmparatorluğu ve imparatorluğun devamı olarak Türkiye Cumhuriyeti, İran İmparatorluğu ve imparatorluğun devamı olarak yeni İran Şahlığı…. Bu dört güç, işbirliği ve güç birliği içinde Kürdlerin, Kürdistan’ın üzerine çullanmışlardır.

1920’lere Yakındoğu’da, Ortadoğu’da bir statüko kurulmuştur ama bu statüko Kürdlere, Kürdistan’a hiçbir statü vermemektedir. 1945’de kurulan Birleşmiş Milletler döneminde de bu durumun sürdürülmesi, ayrıntılı bir şekilde incelenmesi gereken bir konudur.

Bugün de Kürdlere baskı zulüm yapan, Kürdlerin haklarını gasp eden, bu baskının zulmün aynen sürdürülmesi için çaba sarf eden devletlerin hepsi de Müslüman devletlerdir. Bütün bunlar Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin tek taraflı olarak Irak’tan ayrılması sürecinde uluslararası hukuk irdelenirken üzerinde durulması gereken konulardır.

Baskı zulüm söz konusu olduğu zaman bitişik sömürgelerin kurtuluşunun daha öncelik kazanması gerekir. Çünkü, buralardaki baskı,zulüm, denizaşırı sömürgelerdeki, okyanus ötesi sömürgelerdeki baskı ve zulümden çok çok daha ağırdır, sistematiktir.

Milletler Cemiyeti, Birlemiş Milletler… Görüldüğü gibi uluslararası örgütlerin isimlerinde “milletler” sözcüğü vardır ama bu kurumlar milletlerin haklarını hiçbir zaman savunmamışlardır. Daha doğrusu bu örgütler hiçbir zaman devleti olmayan milletlerin haklarını savunmamışlardır. Hep bu milletleri ezen devletlerin haklarını savunmuşlardır. Kürd-Kürdistan olgusu bu durumun çok açık bir göstergesidir. Birleşmiş Milletler’de kararlar alınırken, komisyonlar, alt komisyonlar kurulurken vs. bu durumun baskın olacağı açıktır. Kararların, Kürdlerin Kürdistan’ın, benzer ülkelerin, halkların durumları aleyhine olacağı şüphesizdir.

Bugün Kürdistan’dan çıkarılan petrolün satışı konusunda Hewlêr ve Bağdat arasında gerginlikler yaşanıyor. Saddam Hüseyin döneminde bu ilişkiler şu şekilde gelişiyordu: Saddam Hüseyin Kürdistan’dan çıkardığı petrolden elde ettiği gelirle savaş uçakları, zehirli gazlar, tanklar, toplar, bombalar, mayınlar vs. alıyor, Kürdistan’a bunları gönderiyordu. Kürdistan’ın yakılıp yıkılması, soykırım böyle gerçekleşiyordu. Bugünkü Bağdat yöneticileri de kendilerini güçlü hissetseler Kürdlere karşı Saddam Hüseyin yöntemlerini uygulamaya devam edecekler. Bunları yapamamaları Kürdlerin savunma konusunda iyi organize olmalarıyla ilişkilidir.

Kürd yönetimi ise Kürdistan’ın doğal zenginliklerini Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nde yaşayan bütün halkların lehine kullanıyor. Kürdistan’daki bayındırlık faaliyeti çok rahat bir şekilde gözlenebilmektedir.

Birleşmiş Milletlerin Çelişkili Kararları
Soru 3

Burada üçüncü bir soru daha sormak gerekir: Ulusların kendi geleceklerini tayin hakkı konusunda Birleşmiş Milletler kararları birbirleriyle çelişiyorsa bu kararlardan hangisi uygulanacaktır?

Örneğin Birleşmiş Milletler’in 14 Aralık 1960 tarihli ve 1514 sayılı genel Kurul Kararı’nın 4, 6, 7. maddeleri, 1966’da onaylanan 1976’da yürürlüğe giren ikiz sözleşmelerin birinci maddeleriyle çelişmektedir. 14 Aralık 1960 tarihli ve 1514 sayılı kararın Sömürge Ülkelere ve Halklara Bağımsızlık Tanıma Bildirgesi olduğu biliniyor. Bunlardan hangisi uygulanacak denildiği zaman İkiz Sözleşmelerin uygulanmasının gerektiği üzerinde durmak daha makuldur.

16 Aralık 1952 tarihli ve 637 (VII) Sayılı ve insan haklarından tam olarak yararlanmanın temel koşulunun ulusların kendi geleceklerini tayin hakkı olduğunu vurgulayan kararın da 14 Aralık 1960 tarihli ve 1514 sayılı kararla çeliştiği açıktır. Burada da uygulama için, daha yeni tarihli olmaları itibariyle İkiz Sözleşmelere gönderme yapmak daha önemli olmalıdır.

Kosova’nın Bağımsız Devlet Olması

Kosova iki defa bağımsızlık ilan etti. Ekim 1991’de ilan ettiği bağımsızlık ne Yugoslavya’da ne de uluslararası planda bir etki yaratmadı. Ama Kosova’da Arnavutların Sırbistan yönetimiyle mücadelesi sürdü. Sırbistan yönetimi Kosova’da insan haklarını çok ağır bir şekilde ihlal ediyordu. 1998-1999 yıllarında NATO Kosova’daki insan hakları ihlallerinden dolayı Sırbistan’ı bombalamaya başladı. Sırbistan’nın savaş alt yapısı, savaş araç ve gereçleri bu bombardımanla çok eksildi. Kosova’da Arnavutlar bu mücadelelerini sürdürdüler.

Kosova’da Arnavutlar 17 Şubat 2008’de yeniden bağımsızlık ilan ettiler. Bu süreç sonunda ABD ve AB devletleri Kosova’yı bağımsız bir devlet olarak tanıdı.

Bugün Kosova 1 milyon 840 bin civarında nüfusu olan bir devlettir. Ülke 11 bin kilometre kare toprağa sahiptir. Kürdistan’ın bir ilçesi kadar...

Kosova 17 Şubat 2008’de bağımsızlık ilan edince Sırbistan “bağımsızlık ilan etmek uluslararası hukuka aykırıdır” diyerek Kosova’yı Ekim 2008’de Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’na şikayet etti. Sırbistan bu şikayetini Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 14 Aralık 1960 tarihli ve 1514 sayılı kararının 4, 6 ve 7. Maddelerine dayandırdı. Sırbistan’ın toprak bütünlüğünün ihlal edildiğini vurguladı. Birleşmiş Milletler bu konuda Uluslararası Lahey Adalet Divanı’ndan görüş istedi. Uluslararası Lahey Adalet Divanı Temmuz 2010’da bu konudaki görüşünü açıkladı. Uluslararası Lahey Adalet Divanı dörde karşı on oyla Kosova’nın bağımsızlık ilan etmesinin meşru olduğunu vurguladı. Böylece Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 14 Aralık 1960 tarihli ve 1514 sayılı kararındaki 4, 6 ve 7. Maddelerin geçerliliğini yitirdiğine dair bir karar verdi.

Uluslararası Lahey Adalet Divanı’nın kararları bağlayıcı değil ama manevi bakımdan devletler üzerinde çok büyük etkisi var. Kosova konusunda daha ayrıntılı bilgi için bk. Çetin Çeko, Kosova ve Kürdistan, 21 Ekim 2013, kurdistanpost.com, gelawej.net, rizgari.online gibi sitelerde bu yazı mevcut.

Kürdistan Bölgesel Yönetiminin Tutumu

Kürdistan Bölgesel Yönetimi bağımsızlık ilan ettiği zaman Irak muhtemel olarak buna karşı çıkacaktır. Uluslararası Lahey Adalet Divanı’nın yukarıdaki kararı ise Kürdlerin lehine önemli bir emsal teşkil etmektedir.

Kürdistan Bölgesel Yönetimi, Irak’tan ayrılma hakkını, Bağımsız Kürdistan’ı Irak hükümetiyle, Federal Irak parlamentosuyla konuşmalıdır. Onlarla konuşarak bağımsızlık ilanı yoluna gitmelidir. Irak buna karşı çıktığı zaman da bağımsızlık hakkını yaşama geçirmeye çalışmalıdır.
Bundan dolayı, birlik içinde olmaları, KDP ve YNK’nin, Goran hareketinin, İslami Kürd partilerinin birlik içinde olmaları önemlidir. PKK’yle, PYD’yle gerginliklerin yumuşatılması da önemlidir.
Devamını Oku...
N.A Haber
Suriye, Irak ve Gazze Şeridi'nde İslamcıların yükselişi Ortadoğu'yu temelinden sarsmaya başladı. Bu hareketlilik, işler sakinleşince bölgede yeni bir düzenin oluşma olasılığını artırıyor.

Mısır, Suudi Arabistan, Irak ve İsrail gibi bölgenin güç merkezleri, statükoyu değiştirmeye çalışan İslamcı güçlerin tehdidi altında. İslamcı hareketi sıkça destekleyen Şii İran bile, Sünni radikallerin yükselişinin, bölgedeki yerini tehdit ettiğini düşünüyor.

ABD'li yetkililer ve ABD'li müttefikler uzun vadede Ortadoğu'nun genellikle birbiriryle husumeti olan mevcut güçlerinin, radikal güçlere karşı birlikte mücadele etmelerini umuyor.

Öte yandan şu anki kaos ortamından istikrara geçişte, ABD'nin etkisi sınırlı; zira bölgedeki güçler birbirinden farklı görüş ve tutumlara sahip.

ABD Dışişleri Bakanı John Kerry ve Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Ban Ki-mun, perşembe günü İsrail ve Filistinli Hamas arasında ateşkesin sağlanması için Ortadoğu'da sonradan güçlenen Katar ve Türkiye ile birlikte çalışmak zorunda kaldı.


ABD'nin Ortadoğu'daki müttefikleri olan bağı oldukça kısıtlanmış durumda ve ABD'nin liderliğindeki "mevcut güçlerin" tekrar tanımlanmak zorunda kalması hâlinde, ABD'nin bu bağları yeniden inşa etmesi gerekecek.

Londra'daki Uluslararası Stratejik Araştırma Enstitüsü'nün bölgesel analistlerinden Emile El Hokayem, "Gazze, ABD ve müttefiklerinin, hızla değişen Ortadoğu'ya verecekleri yanıta ilişkin sıkıntıları ortaya koyan son gelişme" dedi.

Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas'ın eski danışmanlarından Halid Elgindi, barış anlaşmasının yapılamamış olmasının, bölgede ABD'nin elini kolunu bağladığını söyleyerek şöyle konuştu: "Amerikan etkisi gerçekten eksik; bu da dikkat çekici."

ABD'li yetkililer, bu gelişmelere İsrail, Mısır ve Körfez ülkelerindeki müttefikleriyle ilişkilerine odaklanarak yanıt vermeye çalışıyor.

Yine Amerikalı yetkililer, ABD'nin Ortadoğu stratejisinin, bölgedeki değişikliklerin baskısı olduğunu kabulleniyor.

Beyaz Saray'ın Ulusal Güvenlik Danışman Yardımcıları'ndan Ben Rhodes, "Özellikle Arap Baharı'ndan bu yana devam eden değişikliklere ayak uydurmaya çalışıyoruz" dedi. Arap Baharı'nın eski düzenin devam edemez olduğunun göstergesi olduğunu söyleyen Rhodes, bölgede geçmişteki isyanların, bugünkünden daha düzenli olduğunu düşünmenin "hatalı bir nostalji" olduğunu savundu.

Rhodes, "Bugün Ortadoğu'da birçok farklı sorun var. Ancak orası her zaman istikrarsız bir bölgeydi ve ABD her zaman bölgedeki istikrarsızlık bağlamında bizim çıkarlarımızı korumanın yolunu bulmuştur" dedi.

Diğer tarafta, Obama yönetiminin ateşkes uğraşlarına rağmen, İsrail ve Hamas arasındaki çatışmalar bu hafta şiddetlendi.

Gazze'de ölü sayısı artarken, Beyaz saray perşembe günü İsrail'in askeri operasyonlarını eleştirme konusunda biraz daha harekete geçti. ABD, Birleşmiş Milletler'in Filistinliler için oluşturduğu sığınakların bombalanmasının, sivil hedeflerin vurulmasına karşı önlemlerin artırılması gerekliliğini ortaya koyduğunu söyledi.

İsrailli yetkililer, saldırıların hedefine Hamas'ın roketleri olduğunu ileri sürdü.

Beyaz Saray sözcüsü Josh Earnest, perşembe günü "Şiddetten kaçan masum sivillerin kaldığı BM sığınağının bombalanması kabul edilemez ve hiçbir şekilde savunulamaz" dedi.

ABD'li, İsrailli ve Arap yetkililer, devam eden ateşkes müzakerelerin, ABD ve en yakın müttefikleri arasındaki görüş ayrılıklarına ve zayıflayan eski düzene dikkat çektiğini söyledi.

ABD Dışişleri Bakanı John Kerry geçtiğimiz hafta Kahire'nin Gazze'deki ateşkes teklifini destek vermek için Mısır'a ziyaret gerçekleştirdi. Mısır'ın ateşkes teklifi İsrail ve Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve Ürdün tarafından hemen desteklenmişti.

Ancak Hamas'ın bu öneriyi reddetmesinin ardından John Kerry, ateşkes için Hamas'a geniş çaplı finansal ve diplomatik destek veren Katar ve Türkiye ile görüşmelere başladı.

Obama yönetiminin, Sünni İslamcı bir grup olan Hamas ile doğrudan hiçbir iletişimi yok. Hamas, ABD'nin terör örgütü listesinde yer alıyor.

ABD'li yetkililerin ateşkes anlaşması için Katar ve Türkiye'yi görüşmelere dahil etmekten başka seçeneği yoktu. ABD'nin Doha'da bulunan Hamas'ın siyasi lideri Halid Meşal'e ve Hamas'a mesaj göndermek için güvenilir kaynakları Katar ve Türkiye ile sınırlı.

Ancak İsrailli ve Arap yetkililer, Washington'ın girişiminin Hamas ve Hamas'ın bölgede önemsenmeyen en önemli müttefiklerinin statüsünü güçlendirdiğini savunuyor.

Kerry'nin İsrail aleyhine bir şey yapmaya çalıştığını düşünmediğini, ancak durumun yanlış anlaşıldığını söyleyen kıdemli bir İsrailli yetkili, "Yani ABD bölgede cihatçı ve İslamcı güçlerin daimi destekçisi gibi görünemez" dedi.

ABD'li yetkililer, kalıcı bir ateşkes sağlanmadığı sürece, Gazze şehrindeki çatışmaların Batı Şeria'ya sıçrama riski olduğunu düşünüyor. Pentagon yetkilileri ayrıca Hamas'ın liderliği elden kaybetmesi hâlinde, Hamas'tan daha radikal ve El-Kaide ile doğrudan bağlantıları olan İslamcı hareketin Gazze Şeridi'nde de yükselebileceğinden endişe ediyor.

Pentagon Savunma İstihbarat Ajansı Başkanı General Michael Flynn, Kongre'ye bu hafta yaptığı konuşmasında, "Hamas tamamen yok edilse, muhtemelen daha kötü bir şeyle karşı karşıya kalacağız. Bölge genel olarak daha kötü bir durumun içinde kalacak" dedi.

Ortadoğu'nun en büyük güçleri, 2010'daki Arap Baharı hareketinin ardından oluşan iki zıt görüşün etkisiyle bölündü.

Katar ve Türkiye, Libya, Tunus, Suriye ve Filistin topraklarındaki, özellikle Mısır'daki Müslüman Kardeşler hareketiyle bağlantısı olan Hamas gibi İslamcı hareketlere destek verdi.

Öte yandan Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve Ürdün gibi tüm monarşiler, İslamcı siyasi partiler ve milislerin kazanımlarına karşı çıktı.

Amerikalı ve Arap yetkililere göre, ABD'nin müttefikleri arasındaki ayrılıklar, Beyaz Saray'ın son yıllarda Suriye, Irak ve Libya'da ortaya çıkan iç savaşı kontrol altına alma yeteneğini tehlikeye soktu. Ayrıca bu anlaşmazlık, IŞİD gibi El-Kaide ile bağlantısı olan radikal İslamcı milislerin Suriye ve Irak'ta geniş alanların kontrolünü ele geçirmesine neden oldu. Bu durum örgütün Batı'da terör saldırıları gerçekleştirebileceği korkusunu da artırdı.

Bölgenin "ılımlı" ve "radikal" olarak iki gruba ayrıldığını söyleyen kıdemli bir Arap yetkili, "İki tarafın radikal İslam hakkındaki görüşleri birbirine zıt ve uzlaşmaz. Ilımlı güçlerin açık bir şekilde desteklenmesi bu yüzden önemli. Bu yapılmazsa, ılımlılar zayıflayacak ve aşırı İslamcılar güçlenecek" dedi.

İslam Devleti'nin, son aylarda Irak'ın batısındaki ilerleyişi, radikal grupların, bölgedeki siyasi ve diplomatik sorunlardan beslendiğini ortaya koydu.

ABD Başkanı Barack Obama ilk olarak geçtiğimiz ay İslam Devleti'nin kazançlarının geri alınması için Irak'ın batısına saldırıları başlatmakla tehdit etti. Ancak Beyaz Saray, Bağdat'ta, Sünni, Şii ve Kürt grupları kapsayan yeni bir hükümet kuruluncaya kadar adımlarını askıya aldı.

ABD'li yetkililer yeni hükümetin Temmuz'da kurulmuş olacağını umuyordu. Ancak Irak'taki siyasi partiler ve bölgesel güçler arasındaki anlaşmazlık, Bağdat'ta siyasi çıkmaza dönüştü ve İslam Devleti de bölgedeki kazanımlarını artırdı.

Bölgede devam eden çalkantılara karşı oynanabilecek en büyük kart ise ABD ve İran'ın diplomatik uzlaşı sağlamaya çalışması. Washingtpn ve Tahran arasında son onyılda görülen gerilim, bölgedeki krizleri tetikledi.

ABD'li yetkililer, ABD ve İranlı yetkililerin, son haftalarda Irak'ta istikrar sağlanması için işbirliği yapmak üzere görüşmeler yürüttüklerini söyledi. İki taraf ayrıca Kasım'a kadar İran'ın nükleer programının sınırlanmasında uzlaşmaya çalışıyor.

Yine de Gazze'deki savaş, Tahran'ın Müslümanlara, İsrail ve Batı'ya karşı Hamas'ı destekleme çağrısında bulunmasına neden oldu.

İran lideri Ayetullah Ali Hamaney bu hafta Tahran'daki dini toplantıda, "İslam dünyasının her şekilde Filistin ulusunu silahlandırma sorumluluğu var" dedi
Kaynak:WSJ
Devamını Oku...
N.A Haber
Gazi Mahallesi'nde yaşamını yitiren İbrahim Öksüz'ün öldürülmesine ilişkin ikinci bir açıklama yapan HDP İstanbul İl Örgütü, Öksüz'ün katledilmesinin Halk Cephesi tarafından başlatılan ve birkaç gündür süren gerilimin sonucu gerçekleştiğini belirtti.

HDP İstanbul İl Örgütü'nden 29 Temmuz'da Nurtepe'de başlayan ve Gazi Mahallesi'ne de sıçrayan gerginlik ve dün gece Gazi Mahallesi'nde katledin İbrahim Öksüz'ün ölümüne ilişkin ikinci bir açıklama geldi.

Açıklamada, Öksüz'e rahmet, ailesine baş sağlığı dilenirken, Öksüz'ün katledilmesinin Halk Cephesi tarafından başlatılan ve birkaç gündür süren gerilimin sonucu gerçekleştirildiği kaydedildi.

Açıklamada olayın görgü tanıklarının, Halk Cephesi üyelerinin İbrahim Öksüz'ün de içinde olduğu çocuklardan oluşan bir gruba ateş ettiğini söylediği kaydedildi.

Açıklamada, "Nurtepe'de bir Alevi derneğinin standına saldırıyla başlayan olaylar, Okmeydanı ve Gazi'ye de sıçramış, nihayetinde bir çocuk grubu hedef alınarak ateş açılmış ve ne yazık ki İbrahim Öksüz'ün yaşamını yitirmesi ile sonuçlanmıştır. Birkaç gündür tüm görüşmelere, tüm sağduyu çağrılarına rağmen verilen sözleri tutmayan, iş yerlerini kundaklayan, evlere saldıran, sokakta yol kesip şiddet gösteren Halk Cephesi mensupları ne yazık ki, ağır bir provokasyon ortamı yaratmaktadırlar. Kendi dışındakilere siyaset yasağı getirme cüreti bile başlı başına provokatif davranışken, bununla da yetinilmeyip atılan sloganlarla, yapılan çağrılarla, tüm kara propaganda yöntemleriyle ve gerçekleştirilen saldırılarla gerçek bir provokasyon yaratılmıştır" denildi.

Alevi topluluğu gibi tarihsel olarak baskı altında tutulan ve güncel olarak da mağdur edilen inanç sahiplerinin baskılanmasının, tehdit edilmesinin kabul edilemez olduğu vurgulanan açıklamada, saldırı tutumunun tüm ezilenlerin, direnenlerin ve demokrasi mücadelesi verenlerin karşıtlarına hizmet edeceği belirtildi. Açıklamada, "Böyle provokasyonlar, seçimler vesilesiyle yan yana gelen Alevilerin, emekçilerin, kadınların, Kürtlerin ve diğer inanç ve etnik toplulukların iradesini kırmaya ve sistemin değirmenine su taşımaktır. Cumhurbaşkanlığı seçimine 9 gün kala, 'barıştıran' bir adayın etrafında birleşen bizler, bu provokasyonu ortadan kaldıracak tüm tedbirlerimizi almaya, sağduyulu davranmaya devam edeceğiz. Halkımızı da, tüm bu saldırılara rağmen bir kez daha sağduyulu olmaya davet ediyor, İbrahim Öksüz'ün yakınlarına bir kez daha başsağlığı diliyoruz" diye kaydedildi.
Kaynak:ANF
Devamını Oku...
N.A Haber
Mahkeme kararı, Irak hükümetinin özerklik makamlarını sözü edilen petrol partisinin kanunsuz satışından suçladığı şikayeti mahkemeye göndermesini takip etti. ABD Dışişleri Bakanlığı da Federal Kürdistan petrolünü ihrac etme hakkına bu ülkenin yalnız merkez hükümetinin sahip olduğunu açıkladı.
Bu arada “Kürdüstan petrolü”nün gizemli alıcısının adı belli oldu. Bu, Amerika’nın en zengin insanlarından biri Leonard Blavatnik idi. Ukrayna kökenli Amerikalının kontrolü altındaki LyondellBasell şirketi, geçenlerde sözüm ona “Irak petrolünü önemsiz miktarda” satın aldığını doğrulamış oldu. LyondellBasell, şu anda bu petrolün mülkiyeti hakkında anlaşmazlık konusu oluşturduğunu açıkladı. Şirkette bundan sonraki satışların iptal edildiğini, sorunun gerekli şekilde çözülünceye kadar şüpheli petrolün kabul edilmeyeceğini doğruladılar. Kürdistan petrolünün satın alınması arkasında Amerikan şirketinin bulunmasında şaşılacak hiç bir şey yok. USAK Enerji Güvenliği Araştırmaları Merkezi Başkanı Hasan Selim Özertem’in fikri işte budur.

Ben bunun iki nedeni olduğunu düşünüyorum. Bunlardan bir tanesi, eğer Erbil(Hewler) bu petrolü Amerika’da satabilmiş olsaydı dünyadaki diğer müşteriler tarafından bu petrolün alınması daha kolay olacaktı. Bu açıdan bakıldığında Amerika’da kapının kapanması aslında Hewler tarafından önemli bir fırsatın da kaçırıldığını anlamına geliyor. Çünkü Amerika gibi büyük bir pazarda bu petrolü pazarlayabiliyorsanız bundan sonra Avrupa’da veya Asya piyasasında da rahatlıkla bunu pazarlamanız mümkün olacaktı. Bu açıdan söz konusu olan petrol tercihli olarak Amerika’ya gönderilmiş olabilir. İkinci bir neden, malümünüz gaz piyasından farklı olarak petrol piyasası serbest olarak şekillenen bir piyasa. Bu açıdan Amerika’da petrol ne kadar çok olursa olsun sonuçta bu petrolün üretilmiş olması, tankere yüklemiş olması ve fiyatının diğer petrole göre daha uygun olması gibi nedenle petrolün farklı pazarlarda yer bulabilmesine yardımcı oluyor. Bu açıdan bakıldığında Amerika’daki bir şirketin de Kürdistan petrolüne talip olması çok şaşırtıcı değil.
Aslında ortaya konulan karar Hewler’in tek başına Bağdat onayını almadan Amerika nezdinde en azından petrol ticareti yapamayacağına dair bir sinyal. Federal mahkemece alınan bir karar olmasından dolayı da aslında bakmış olduğunuzda Kürtlere yönelik bir mesaj olarak algılanabilir. Tabii bundan sonraki süreçte acaba Amerika ile ilişkiler olumsuz şekilde etkilenecek diye tam olarak emin olamıyoruz. Çünkü bugün Beyaz Saray’da bir de Kürdistan’ın bağımsızlığı ile ilgili bir imza kampanyası başlatılmış durumunda, bunun nasıl sonuçlanacağını, bunun nereye doğru gideceği konusunda da henüz net bir gelişme yok. Ama şunu da ifade edelim, Amerika’da bu petrole el konulmasına rağmen İsrail’de bu petrolün ticaretinin yapıldığını biliyoruz. Bu açıdan beli yerlerde ticareti yapılabilen ve beli yerlerde ticareti yapılamayan bir petrol. Veya Amerika’nın aldığı bu karardan sonra dünya pazarında daha zor bir alıcı bulabilecek bir petrol ticaretine doğru da mesele sürüklenebilir. Yani bundan sonraki gelişmeler Bağdat ile Erbil’in ilişkilerin nasıl gelişeceğinden ve bunun yanısıra Erbil’in takılacağı tavırla yeni müşteri arayıp aramayacağı ile ilgili diyebiliriz.
Bundan daha önce ABD “Kürt petrolünün” açıktan açık satın alınmasını yasaklamamıştı. Fakat son aylarda Amerika gerek ülke, gerekse yabancı şirketlerini Bağdad’ın rızası olmadan Kürdistan petrolünü satın almamaya teşvik ediyor. Böyle olmakla birlikte, ExxonMobil, Chevron, Marathon Oil ve Hess Corp.gibi bir sıra büyük Amerikan şirketi, Bağdad’ın itirazlarına ve Washington’un endişelenmesine ilişkin açıklamalarına rağmen Federal Kürdistanda faaliyette bulunuyor. 21.Yüzyıl Türkiye Enstitüsü Enerji Güvenliği uzmanı Tuğçe Varol Sevim, Washington’un böyle politikasını Bağdad’ın çıkarlarını koruma azmi olarak algılamamak gereğine işaret ediyor.

Burada ABD’nin planladığı stratejiyi iyi bakmak lazım. Öncelikle Irak’ın bütünlüğünden yana bir politika sergiliyormuş gibi gözüküyor. O nedenle Kürdistan petrolüne hem Amerika topraklarına girişine engel olmaya çalışıyor hem başka ülkelerin alınmasına engel olmaya çalışıyor. Ama ben şu anda bunun samimi bir politika olduğunu düşünmüyorum. Bence Amerika’nın şu anda oynadığı oyun Irak’ı gözlemlemekle ilgili. Çok yakın bir tarihte Türkiye’de yapılacak seçimlerden sonra Kürdistan’ın bağımsızlığını ilan etme meselesi var. Eğer Kürdistan bağımsızlığını ilan ederse ilk tanıyacak ülkelerden birisi İsrail. Malüm ABD’nin desteklediği çok fazla sesini çıkartmadığı bir ülke. Akibinden belki de Türkiye tanıyacak. İşte bu noktada Kürdistan petrolünü herkes legal olarak satın almaya başlayacak. Şu anda eğer Amerika’ya petrol girecek olursa Irak’ın hukuki bir yaptırımda bulunma hakkı olacağı için çekinceli davranıyorlar. Ama bu Irak’ın tamamen toprak bütünlüğünü korumak adına veya uzun vadeli bir proje olduğu zannedilmesin. Ben şu anda Irak’ın bölünmesini pek çok ülkenin beklediğini biliyorum. O nedenle Amerika’nın bu konudaki politikalarını da şüphe ile izliyorum.
Aslında ortaya konulan karar Hewler’in tek başına Bağdat onayını almadan Amerika nezdinde en azından petrol ticareti yapamayacağına dair bir signal. Federal mahkemece alınan bir karar olmasından dolayı da aslında bakmış olduğunuzda Kürtlere yönelik bir mesaj olarak algılanabilir. Tabii bundan sonraki süreçte acaba Amerika ile ilişkiler olumsuz şekilde etkilenecek diye tam olarak emin olamıyoruz. Çünkü bugün Beyaz Saray’da bir de Kürdistan’ın bağımsızlığı ile ilgili bir imza kampanyası başlatılmış durumunda, bunun nasıl sonuçlanacağını, bunun nereye doğru gideceği konusunda da henüz net bir gelişme yok. Ama şunu da ifade edelim, Amerika’da bu petrole el konulmasına rağmen İsrail’de bu petrolün ticaretinin yapıldığını biliyoruz. Bu açıdan beli yerlerde ticareti yapılabilen ve beli yerlerde ticareti yapılamayan bir petrol. Veya Amerika’nın aldığı bu karardan sonra dünya pazarında daha zor bir alıcı bulabilecek bir petrol ticaretine doğru da mesele sürüklenebilir. Yani bundan sonraki gelişmeler Bağdat ile Hewler’in ilişkilerin nasıl gelişeceğinden ve bunun yanısıra Hewler’in takılacağı tavırla yeni müşteri arayıp aramayacağı ile ilgili diyebiliriz.
Faridun Usmonov Ekonomi
Devamını Oku...
N.A Haber
Musul’un kuzey batısındaki Zumar beldesi yakınlarında Peşmerge güçleri ile IŞİD çeteleri arsında şiddetli çatışmalar yaşandığı bildirildi. Peşmerge güçlerinin 20 IŞİD üyesini öldürdüğü, 30’unu da esir aldığı belirtildi. Bu arada Kürdistan yönetimi IŞİD tehdidine karşı ABD’den yardım istedi.

Çatışmalar Zumar beldesi yakınlarındaki bazı köylerde yaşandı. Petrolün güvenliğini sağlamakla görevli polislerin IŞİD karşısında kaçması sonucu bunlara ait merkezler IŞİD’in eline geçti. Peşmergenin üç koldan saldırısı sonucu, 6 polis merkezinin peşmerge denetimine geçtiği bilgisi verildi.

Peşmergenin bölgedeki güçlerinin komutanlarından Karesul Gerdi, Rudaw’a yaptığı açıklamada çatışmanın bu sabah saatlerinde IŞİD ile Irak İçişleri Bakanlığı’na bağlı petrolü koruma güçleri arasında yaşandığını söyledi. Bir polisin çatışmalarda hayatını kaybetmesi ve 2’sinin yaralanması ardından polis güçlerinin kaçtığını belirten peşmerge sorumlusu, “Duhok Komutanlık Güçleri ve Sefin Komutanlığı Güçleri’nden oluşan 8. Liva güçleri IŞİD’e karşı üç koldan saldırı başlattı ve Berdye ile Ehmed Axa köylerini IŞİD’in elinden aldı” dedi.

Peşmerge güçlerinin 20 IŞİD üyesinin öldürdüğünü ve 30’unu esir aldığını söyleyen Gerdi, çatışmaların devam ettiğini belirtti. Aynı yetkili, Zumar ilçesinde peşmerge güçleri ile IŞİD çeteleri arasında 500 metrelik bir mesafe olduğunu ve çetelerin bazı binalara saklandığını söyledi. Gerdi, bu nedenle çok ilerleyemediklerini ifade etti.
Devamını Oku...
N.A Haber
Diyarbakır Milletvekili Leyla Zana ile Halkların Demokratik Partisi İstanbul Milletvekili Sırrı Süreyya Önder bir hafta boyunca Hewler, Süleymaniye ve Kandil’de çeşitli temaslarda bulundu. Kısa bir süre önce İmralı’da Öcalan’la da görüşen Zana ve Önder bu gezi kapsamında Federal Kürdistan Bölgesi Başkanı Mesut Barzani, Başbakan Neçirvan Barzani, Irak Eski Cumhurbaşkanı Celal Talabani ve KCK Yürütme Konseyi üyeleriyle bir araya geldi.

Zamanlaması itibariyle de dikkat çeken temasların ayrıntılarını Diyarbakır Milletvekili Leyla Zana ile konuştuk.

Mam Celal’in sağlık durumundan, Rojava ’ya, Öcalan’ın Barzani ve Talabani’ye mesajından Kürt Ulusal Kongresi’ne, Kobani’de artan IŞİD saldırılarından çözüm sürecine kadar birçok konuda merak edilenleri sorduk.

‘Öcalan Daracık bir mekandan dünyayı izliyor’

-Öcalan’la görüşmeden sonra Federal Kürdistanı’na birlikte yaptığınız ikinci ziyaret bu. İlkinde de Ortadoğu’daki gelişmeleri değerlendirmek için gittiğinizi açıklamıştınız. Bu defa da basına aynı açıklama yapıldı. Bunu biraz açabilir misiniz?

Zana: Sayın Öcalan, 2013 Newroz bildirisiyle bir barış sürecini başlatırken, tüm Ortadoğu halklarına dönük özel bir vurgu yapmıştı. Kendisiyle yaptığımız görüşmelerde de bu süreci tanımlarken bölgenin bir savaş ve çatışma zemininden çıkarılmasına dönük önemli tespitleri oldu. Son görüşmede kaldığı yeri biraz daha fazla gözlemleme olanağım oldu. Daracık bir mekândan hem ülkeyi hem bölgeyi hem de dünyayı izliyor. Gözlemleme olanağının yetmediği alanlara dair de güçlü sezgileri ve tarihsel birikimiyle önemli saptamalarda bulunuyor. Bizler esas olarak onun önermelerine dönük şimdilik bölgede ve Kürdistan’da bir diplomasi yürütüyoruz. “Gelişmeleri değerlendirmek” cümlesinin içi böyle doldurulabilir.

-Görüşmenizde son günlerde Kobani’de artarak süren IŞİD saldırıları gündeme geldi mi?

Zana: Sayın Öcalan’la görüşmelerimizde Rojava ya da diğer adıyla Batı Kürdistan’a yönelik bir genel seferberlik çağrısı vardı. Bu seferberliğin başta savunma ve diplomasi olmak üzere sosyal, siyasal, ekonomik, sanatsal ve çevresel bütün alanları kapsaması gerektiğini düşünüyor. Benim izlenimim de bu alanları kapsamadığı sürece Rojava devriminin ayaklarının eksik kalacağı yönündedir. Mesela Van’da yaşadığımız deprem trajedisi hepimizi derinden sarsmıştı. Bugün dönüp baktığımızda o günleri ‘ekmek taşıyan gözü yaşlı amca’nın fotoğrafı ile, enkaz altında kalan ‘Yunus’un gözleri’ ile hatırlıyoruz. Yani insanlığın hafızasında bazen bir fotoğraf bir bütün olarak yaşanan trajediyi anlatabiliyor. Bu açıdan Sayın Öcalan’ın dışlayıcı değil kapsayıcı diyerek vurguladığı seferberlik çağrısını yaşamsal buluyoruz.

‘Öcalan’dan Barzani’ye dostluk mesajı ve öneriler götürdük’

Federal Kürdistan Bölgesel Yönetimi Başkanı Mesut Barzani’ye bir mektup götürmüştünüz ilk gezinizde, bu defa da Öcalan’dan Barzani’ye mektup var mıydı?

Zana: Daha Önce Sayın Barzani’ye mektup yazdığı için bu defa mektup yoktu. Bu sefer ki mektubu Mam Celal’e yazmıştı. Sayın Barzani’yle paylaşılmak üzere bu defa değerlendirmeler, öneriler ve dostluk mesajları vardı.

-Mesajın içeriğiyle ilgili bilgi verebilir misiniz?

Zana: Öz itibariyle Kürt Ulusal Konferansı’nın toplanmasına ya da en genel anlamıyla dört parça Kürdistan’da ve diasporada yaşayan Kürtlerin bir iç hukuk ve ulusal demokratik bir birlik ve dayanışmasının gerçekleşmesine dönük değerlendirmeleri vardı. Bölgede son günlerde gelişen gündeme ve Rojava’ya dönük özel vurgular vardı.

-Yazılı olmasa da Öcalan’ın Barzani’ye aktarmanızı istediği özel bir mesajı var mıydı?

Zana: Özel mesajlar adı üzerinde “özel”dirler. İleride gerek görürlerse Sayın Barzani ve Sayın Öcalan gerekli açıklamaları yaparlar. Etik gereği bizlerin bunu söylemesi doğru olmaz.

‘Kürtler arası ilişkide çelişkiden çok dayanışma var’

-KCK Yürütme Konseyi üyesi Murat Karayılan artan IŞİD saldırıları sonrası Rojava’ya sahip çıkılmasını istemişti. Karayılan’ın çağrısına Barzani’den “Rojava için ne gerekiyorsa yapacağız” yanıtı gelmişti. Bununla ilgili yeni bir gelişme var mı? KDP ile PKK görüştü mü?

Zana: Zaten buluşuyorlar, görüşüyorlar ve kendi aralarında tartışıyorlar. Kürt siyasi yapılanmalarının birbirleriyle yaşadıklarının tarihi sadece uyuşmazlıklar üzerinden okunmamalı. Dar zamanlarda gösterdikleri dayanışma her zaman değerli olmuştur. Bizim edindiğimiz genel izlenim gidişatın olumlu olduğu, bütün güçlerde moral motivasyonun yüksek olduğu, bu temelde bir çelişkiden çok ortak paydalarda buluşmanın gerçekleşeceği yönünde.

Sorunuzdaki aktörlerin birbirine karşı tutumlarını da bu çerçevede görmek ve değerlendirmek gerekiyor.

‘Her söz ve girişimde barış ve Kardeşlik gözetilmeli’

-Barzani yakın zamanda yaptığı Ankara ziyaretinde hem Başbakan Erdoğan hem de Cumhurbaşkanı Gül’le görüştü. Görüşme, IŞİD’in geniş bir alanı denetime aldığı, Hewlér Bağdat ilişkilerinin kopma noktasına geldiği, bağımsızlık referandumunun gündemde olduğu ve Rojava’ya yönelik saldırıların başladığı bir döneme denk geldi. Bu buluşmalarla ilgili neler söyledi?

Zana: Böylesine hassas bir süreçte bu konudaki değerlendirmeler spekülatif tartışmalar başlatabilir. Elbette bu yönlü değerlendirmeler de oldu ama bunların süreç geliştikçe konuşulması daha anlamlı olur. Her sözümüzü ve her girişimimizi barışı ve kardeşliği gözeterek yapmak zorundayız.

-Çözüm sürecinin gidişatını konuşabildiniz mi?

Zana: Bu konuda üzerlerine düşen bütün girişimleri yaptıklarını ve yapmaya devam edeceklerini kararlılıkla ifade ettiler.

-Barzani’den Öcalan’a bir mektup veya mesaj var mı?

Zana: Dostluk, kardeşlik ve dayanışma duygularıyla selamlarını iletti. Mesajın içeriği ise doğal olarak Sayın Öcalan’a yönelik. Mesajın açıklanıp açıklanmaması tarafların kendi inisiyatifinde bulunuyor.

‘Artık Kürtler Bölge aktörleri için risk değil bir şans’

- Peki o zaman şöyle sorayım, Mesut Barzani ile yaptığınız görüşmeden izlenimleriniz nelerdir?

Zana: Güney Kürtlerinin tarihsel mücadelesi onların deneyimini arttırdığı gibi sorumluluklarını da katladı. Şu anda Sayın Barzani’nin bölgede oynadığı rol dünya çapında takdir görüyor. Tabii bu takdir aynı zamanda dünyanın en sorunlu bölgelerinden biri olan Ortadoğu’nun pek çok çözümsüz problemini de Kürt yönetiminin omuzlarına yüklemiş durumda. Mesela IŞİD saldırıları ile yüzbinlerce insan Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin alanına akın etti. Gelen insanların konaklama, beslenme, sağlık, korunma başta olmak üzere pek çok ihtiyacının giderilmesi gerekiyor. Bu açıdan Güney Kürdistan bölgesi sadece Kürtler için değil Araplar, Türkmenler ve diğer etnik ve dini grupların tümü için bir sığınak olmuş durumda. Bu gelişmeler Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin de yükünü arttırıyor.

Oluşan bu fotoğrafa geniş bir çerçeveden baktığımız zaman şunu görürüz; bundan 15 sene önce Kürtler bölge aktörlerinin gözünde bir risk unsuru olarak değerlendiriliyor ve önemleri göz ardı ediliyordu. Oysa bugün gelinen aşamada, bütün Kürtlerin bölgenin istikrarı için şansa dönüşme ihtimali taşıdıkları görünüyor.

Federal Kürdistan Bölgesel Yönetimi Başbakanı Neçirvan Barzani ile de buluştunuz, keza parlamento başkanı ve diğer siyasi partilerin grup başkanlarıyla da bir araya geldiniz. Bu görüşmeler nasıl geçti? Bir nezaket ziyareti miydi?

Zana: Aslında bir bütün olarak Güney Kürdistan yönetiminin Türkiye’deki çözüm sürecinin kalıcılaşması için büyük bir samimiyetle çaba sarf ettiklerini söyleyebiliriz. Bu çabanın emektarları Bölge Başkanlığı, Parlamento, bütün siyasi partiler ve Kürdistani tüm güçlerdir. Bu çerçevede Sayın Neçirvan Barzani ile görüşmemiz de çok olumlu geçti. Görüşmemizden sonra Başbakanlık resmi sitesine çözüm sürecine olan inanç ve güvenlerini belirten bir resmi açıklama koydular.

Bu görüşmede çözüm süreci ve Kürtlerin iç ilişkileri konularının yanı sıra, DİHA çalışanlarının karşılaştıkları sorunlardan Hakkari’deki aşiret kavgalarına kadar pek çok sorunu değerlendirdik. Sanırım bu sıkıntılar önemli ölçüde aşılacaktır. Bunun yanı sıra parlamentodaki görüşmemiz çok önemliydi. Başta Meclis Başkanı olmak üzere bütün siyasi partilerin temsilcileri ve başkanlık divanıyla bir araya geldik. Sayın Öcalan’ın mesaj ve selamlarını ilettik. Onlar da ayrı ayrı özel selamlarını iletmemizi istediler.

‘Mam Celal’in Dönüş zamanlaması harikaydı’

-Gelelim Irak eski Cumhurbaşkanı Celal Talabani ile buluşmanıza… Görüşme fotoğrafları şahane, Mam Celal gayet formda görünüyor, yine de sağlığı merak ediliyor malum sıhhatine dair epey rivayet var. Hâlâ fotoğraf dışında bir görüntüsü de yok. Nasıldı? Talabani’nin geri dönüşü Irak ve Kürt siyaseti açısından nasıl bir anlam ifade ediyor?

Zana: Açık söylemek gerekirse, giderken onu yatakta görebileceğimizi düşünüyorduk. Ancak görüşmede kendisi her zamanki sıcak ilgisi ve babacanlığı ile bizi kabul ederken çok mutlu olduk. Fotoğraflarda da göründüğü gibi çok dinç ve gayet şık bir haldeydi. Politik gelişmelere vakıf ve hafızasının eski canlılığını koruyor olması ayrı bir mutluluk kaynağı oldu bizim için. Açıkçası kendisine gerçekten ihtiyaç duyulan bir anda Kürdistan’a dönüşünün zamanlaması bir harikaydı.

Hatta dönüşünün haftasında bir krize dönen Cumhurbaşkanlığı seçimini çözmek için teşebbüslerde bulundu. Bu amaçla Kürdistan Bölgesi Başkanı, Başbakanı, YNK ve tüm Kürt siyasi partileri arasında yapılan görüşmeler ile yeni Cumhurbaşkanının Kürtlerin ortak adayı olarak sunulmasını kararlaştırdılar.

-Ve sonra Kandil’e geçtiniz. Kimlerle görüştünüz Kandil’de?

Zana: Bildiğiniz gibi Sayın Önder, Sayın Buldan ve Sayın Balüken ile birlikte Kandil’e gittik. KCK Yürütme Konseyi’nden arkadaşlarla yaptığımız görüşmeleri, çözüm sürecini ve Rojava’nın durumunu konuştuk. PKK’nin gelişmeler konusundaki tutumunun ve rolünün altını çizdik. Sayın Öcalan’ın PKK’ye gönderdiği mesajları, İmralı’ya giden HDP heyetindeki üç arkadaşımız görüştüler.

-Bütün bu görüşmelerden sonra Kürt Ulusal Kongresi’yle ilgili yeni bir gelişme var mı?

Zana: Bölgedeki savaş koşulları belki bunu biraz güçleştirdi ama aşılabileceğini düşünüyorum.

‘Kürt siyasi partileri yakın gelecekten ortak paydalarda buluşacak’

-Talabani’nin dönüşü ve Federal Kürdistan’ın bağımsızlığına ilişkin Mesut Barzani’nin yaptığı açıklamaları KCK yöneticileri nasıl değerlendiriyor?

Zana: Her Kürt partisinin bir gerçekliğe tekabül ettiğini ve değerli olduğunu düşünüyorlar. Az önce ifade ettiğim gibi bu güçlerin zaten kendi aralarında görüşüyor ve tartışıyor olmalarını yakın gelecekte ortak paydalarda buluşabileceğimizin işareti olarak görebiliriz.

‘Umutlu olmak için güç birliği şart’

-Bundan önce de benzer şekilde bir dizi görüşme yaptınız, her ikisini değerlendirmenizi istersem neler söylersiniz?

Zana: Hayatın gerçekliğinin ve yaşanan son gelişmelerin bütün kesimleri daha da olgunlaştırdığını söyleyebiliriz. Geçmişte de dünya güçleri Kürt aktörleri ile tek tek ilişki kuruyor ama Kürtlerin kendi aralarında ilişki kurmasına imkân tanımıyorlardı. Oysa şimdi, Kürtler birbirleriyle görüşüp, ilişkilerini geliştiriyorlar.

Kürtlerin geldiği bu aşamayı ‘tanıma, tanımlama ve tamamlama’ olarak adlandırıyorum. Tanıma, Kürt kesimlerinin birbirini tanıması. Tanımlama, her Kürt yapısının diğerlerini meşru kabul etmesi. Tamamlama ise her yapının, eksiklerini gördüğü diğer yapıların tamamlayıcısı olmasıdır. Çünkü Kürtler umutsuzluğun hâkim olduğu bir coğrafyada umut olmak istiyorlarsa, her şeyden önce güç birliğini hayata geçirmeleri gerekiyor.

Kürtler kendi birliklerini sağlam temeller üzerinde yükseltirken, Türkiye’nin demokratikleşme hızını da arttıracak potansiyele sahipler. Türkiye’nin evrensel hukuka referans gösteren demokratik bir hukuk devleti olması için ayrılıklara değil birlikteliklere ihtiyacımız olduğunu unutmamalıyız.
Devamını Oku...
Kadir Amaç
Milli kimlik-milli bilinç ve milli devlet nosyonları 18.19. ve 20. Yüzyılın başlarında itibaren popülerleşti. Milliyetçilik post modern zamanlarda popülaritesinden hiç bir şey kaybetmeden daha aşkın olan türlerini İspanya’da Basklılar, Galiçyalılar, Katalanlar, Belçika’da Flamanlar, İngiltere’de İskoçlar, Galliler ve Kanada’da Quebeckliler göstermiştir.

Bu anlamda milli kimlik, milli bilinç ve milli devlet nosyonlarını analatik disiplin olarak ilk inceleyen ve milliyetçi ideolojinin çekirdek kozasını cisimleştiren şahıslar; Rousseau, Herder, Zimmerman, Burke, Jefferson, Fichte Mazzini gibi düşünürlerdir.

Milliyetçilik bir ideolojik hareket olmakla birlikte; temel referanslarını dil, kültür, toprak, mit ve toplumsal refleslerden alır. Dolayısıyla bu kaçınılmaz olarak millet- milli hafıza- milli kimlik- milli devlet-milli üretim benzeri kavramların kullanılmasına yol açar.

Milliyet ideolojisinin anşılması için tarih, dinler tarihi, sosyoloji, siyaset bilimi ve uluslararasi ilişkiler biliminden mutlaka yararlanmak gerekiyor. Tam bu noktada “Milliyetçilik-Kuram-İdeoloji-Tarih” adlı eserin yazarı Anthony D.Smith “ Milletler dünyası küresel bakış açılarımızı ve simgesel sistemlerimizi yapılandırdığı için milliyetçilik aynı zamanda kültürel ve düşünseldir” demektedir.

D.Smith, milliyetçilik ideolojisinin çok büyük düşünürlere ve milliyetçilik ideolojisi liberalizim ve sosyalizim gibi felsefik bir karektere sahip olmadığını söylese bile Roussseau, Max Weber, Dostoyevski, Herder, Burke ve Muhammed İkbal gibi düşünürlerin bütün enerjilerini milliyetlerinin kimliklerini ve imgelerini keşfetmek için yoğun bir çaba harcadıklarını söylemektedir.

İnsanın fıtri ve tabi olan milliyet ruh halinin siyasi ve düşünsel faktörlerden çok daha muhim olduğunu ve bu ruh halini dinlerdeki ilham’a benzetiğini söyleyen D. Smith, sözlerine şöyle devam eder: “ Millet-milliyetçiliğin kültürel ve ruhbilimsel önemi çok daha derindir. Milliyetçiliğin aynı anda her yerde bulunması ve bugün her kıtadan milyarlarca insanı kendisine bağlaması, onun daha önce yanlızca dinlerin sahip olduğu halka ilham verebilme ve halktan karşılık alabilme yeteneğıne sahip olduğunu kanıtlamaktadır.”( 1)

Anthony D. Smith, milliyetçi kavramın aslında çok çetrefelli bir sorun olduğunu söyler. Ona göre birinci sorun millet teriminin farklı modern anlamlara sahip olması, çok fazla çeşitli olması ve çoğunlukla millet kavramının muğlak olmasına ve aynı zamanda milletlerin farklı tarihi ve modern anakronizmlerine vurgu yapar. İkincisi ise, millet kavramının düşünürler arasında siyasi unsurlar arasında ve dünyanın farklı noktalarında yaşayan insanlar arasında millet kavramının aynı ölçülerde tanımlanmadığına ve millet kavramının Ortaçağ dönemindeki anlamların modern anlamlarından bu denli büyük farklılık gösterdiğini nasıl anlayacağımızı soruyor.

Bu bağlamda, John Milton 1644 tarihli “Areopagitica” adlı yapıtında o dönemin millet terimini şöyle tarif eder: “Zihnimde uykunun ardından güçlü bir insan gibi ayağa dikilen soylu ve kudretli bir millet hayal ediyorum.” Samuel Johnson ise, 1755 tarihli “Dictionary” adlı yapıtında “milletin diğerlerinden genelde dilleriyle, kökenleriyle ve yönetimleriyle ayrılan insan toplulukları olarak tanımlar.” (2) Modern dönemlerde ise milliyet tanımını Kedouire’ye göre,”milliyetçilik bir irade” öğretisiyken Gellner’e göre ise “sanayiciliğin ve kapitalizmin aldığı kültürel” biçimdir. Gene modern milliyetçilik sosyolojisi üzerinde uzman olan Walker Conner’a göre Millet ataları yoluyla akraba olduklarına inanan bir grup insandır”Ve Joshua Fishman’e göre ise “millet kısmen kemiklerinden olma, kendi etlerinden olma, kendi kanlarında olma şeklinde tarif eder. Bana göre ise miliyetçilik, teritoryal ve siyasal egemenlikten başka hiç bir şey değildir. İkincisi, Fishman’ın tanımından hareketle bir milletin ontolojik tezahürü kanında, kemiklerinde ve etinde vücud bulduğunu söyleyebiliriz.

Emmanuel Joseph 1789 yılında “ Abbé Siéyés, Qu’est-ce que le Tiers-Etat” ( Üçüncü Sınıf Nedir?) adlı eserinde modern milliyetin tanımlamasını şöyle yapar: Millet her şeyden önce vardır ve hepsinin kökenidir. Onun iradesi her zaman meşrudur ve o, kanunun kendisidir...” Ernest Renan ise milliyetçiliği ata kültürü ve kahramanlıklarla dolu olan geçmişe tarihsel ve siyasal düzlemde bakarak miliyetçiliği övgüler yağdırmıştır. Max Weber bir Alman milliyetçisi olarak Ernest Renan’la benzeri düşünmekle birlikte, aslında daha çok “Alman romantizim geleneğin” merkezinde yer alan “etnik-dilsel millet ölçütünden” çokça etkilenmiştir.

Benedict Anderson, neden “ çok insanın milli bir kimlik duygusunu yaratmak, onu korumak ya da onun için ölmek için uğraştığını” söylerken bu soruya şöyle karşılık veriyordu: “Bütün insanlar, her zaman için ya da aslında benlik için aynı milli kimlik duygusu etrafında kenetlendikleri, yoğunlaştıkları ve tatminkar bir sayıya ulaşmalarıyla birlikte milli kimlik kavramının kullanılmasını kaçınılmaz olacaktır.” Bu bağlamda Anthony D. Smıth’ın “ çoklu kimlikler” kavramsallaşması çalışmamız acısından çok önemlidir. Smith’in, milli kimlik- milli bilinç -milli devlet nosyonları postmodern zamanlarda “çoklu kimlikler” dünyasına benzemediğini söyler. Post moden zamanlarda kimlik kavramının toplumun farklı kompartmanları için abartılı bir moda olarak kullandığıni söyler. Bu Post modern modacı kimlikler daha çok insan ve toplum ilişkilerinde aile kimliği, evlilik kimliği, sivil örgütler kimliği, siyasi parti kimliği, mezhep ve cemaat kimliği, cinsiyet kimliği...

Yukarıdaki saydığımız kimlik çeşitleri modern zamanlarda modern bir insanın sahip olduğu çoklu kimliklerdir. Modern insanın sahip olduğu bu çoklu kimliklerin büyük bir bölümü çıkarlara dayalı kimlikler olduğu gerçeğidir. Yani modern insan sosyolojik çıkarları gereği, düşüncesini ve inancını bu çoklu kimliklerin büyük bir bölümüyle ilişkilerini boşayabilir, o kimliklerle ontolojik varlığını tanıtma gereği duymayabilir. Ancak milli kimlikler öyle değildir. Çünkü Anthony D. Smith dedigi gibi;” kültürel toplumların kimlikleri daha kalıcıdır. Çünkü , ortak anılara, ortak mitlere, ortak senbollere, ve geleneklere sahiptirler. “(3)

Bu bağlamda, Ontolojik olarak her insan özgür ve hür olmak için kendini mutlaka milli bir kimliğe bağlı kılmak zorunda his eder. Dolayısıyla, her milletin gönül ve ruh atlasında mutlaka kendini ontolojik varlığıyla ifade etme ve yönetme melekesi vardır. İkincisi, her insanın gönül ve ruh atlasında dalgalanmayan bir milliyetçilik bayrağı vardır. İnsanın gönül ve ruh atlasındaki bu milliyet bayrağını dalgalandıran milletler dünyası arasında yaşanan siyasi, kültürel, ekonomik, spor ve benzeri ruhi ve duygusal refleksler birlikte dalgalanmaya geçtiği gerçeğidir.

Bu anlamda, Milletlerin ruh ve gönül atlasında yer alan milliyetçi ruh ve duygunun en somut ve en muşahhas halinin milletlerde belirdiği o ana... Bakınız dünyaca ünlü İsrail’li düşünür Elie Kedourie “Milliyetçilik” adlı kitabında şöyle açıklar: “ milletyetçilik yanlızca geçici olarak-millet kurma, dış tehdit, tartışmalı topraklar ya da düşman bir etnik ya da kültür grbunun içerde algılanan tahakkümü gibi bunalım anlarında önem kazanır.” (4)

Bu anlamda etni sitelerin milli karekterlerinin değişmesi veya kaybolması ve tekrar modern milliyetçi ideolojinin gayretleriyle yeniden semboller aracılığıyla güncellenerek canlandıklarının en somut örneklerini Ermeniler ve Yahudiler olarak gösterebiliriz . Kürd siyaseti tam da bu noktada kaybolan, eskiyen, hareketsiz kalan, zayıf duran, organize olmayan veya değişen milli değerlerini tıpkı Yahudi ve Ermeni etnisiteleri gibi modern milliyetçi düşünce-hareketleri okuyarak ve kendi tarihi sembollerini yeniden günceleyerek eskimiş olan Kürd’ün milli ruhunu ve duygusunu yenileyerek Kürt halkının bağımsızlık mahşerine taşıyabilirler.

Sanırsam Kürd milletinin Tür-Arap-Fars unsurların tahakkümlerine karşı ruh ve gönül atlasında tezahür eden milliyetçilik türü milli kimlik, milli bilinç ve milli devlet diyebiliriz. Yoksa Kürd milletinin sahip olduğu milliyetçilik Türk-Arap Fars milliyetçiliği gibi renk üstünlüğüne, dil üstünlüğüne, kültür üstünlüğüne ve siyasal egemenlik üstünlüğüne dayanmıyor.

Kürtlerin çekirdek milliyetçi öğretisi demirci kava ve Nevroz bayramı iken bu anlamda Kürtlerin milli tarihi hafizası Ahmedé Xanî’dir. Ben Ahmedé Xanî’nin milli düşüncesini Peygamberce ve filozofca buluyorum ve onu şöyle tarif ediyorum:

Ahmedé Xanî bir milletin ontolojik kitabını yazdı. Kitabın adi “Mem ù Zîn”
Sonra yazdığı bu kitabı Tanrı’nın görüşlerine sundu.
Tanrı, “mem ù Zîn” kitabını eline aldı ve ışık hızıyla okumaya başladı.
Derken Tanrı, Kitabın 221-225 ‘bölümlerinde şu beyti okumaya devam etti:
“Bu Rom ve Farslar Kürtleri kuşatmışlar
Kürtlerin tümü dört tarafa dağılmışlar

Kürt kabilelerini bu ikili cepheler
İmha okları için hedef seçmişler

Sınırların tespitinde anahtar olan Kürtlerdir
Aşiretleri sınırlar üzerinde sağlam setlerdir

Birer denizi andıran Romlar ve Acemler
Ne zaman ortaya çıkıp harekete geçseler

Kürtler her taraftan kızıl kana bulanırlar
Berzah gibi onları birbirinden ayırırlar”(5)

Tanrı, sonra Kitabı usulca “Sıdretül Münteha”Meleklerine uzatt, sonra Tanrı, ağlamaya başladı!

Sıdretül Münteha’nın Melekleri Tanrının ağladığını görünce şöyle dediler: Sevgili Tanrımız seni ağlatan şey nedir dediler!

Tanrı onlara ışık hızıyla yeniden ”Mem ù Zîn’ ın” kitabını okudu ve bu kez birlikte ağladılar!

Biz Kürtler önce her millet gibi devlet olmak istiyoruz, sonra yüreğimizi, sınırlarımızı, ekmeğimizi ve suyumuzu dünyanın yalın ayaklı mustazaflarıyla kardeşçe paylaşmak istiyoruz. Sahih ve özgün Kuran düşüncsine göre ise Allah her insanı önce kendi ailesinden, kendi akrabalarından, kendi milletinden ve kendi ülkesinden sorumlu tutmuş. Bu konuyla ilgili Kuran’da geçen onlarca ayetten sadece 2 tanesi (Casiye 28, Bakara 134) ayetleridir. (6)

Dolayısıyla Sömürgecilerin tarif ettiği anlamda Kürtler için halkların kardeşliği sadece fantastik bir hikayedir. Hakeza İslam kardeşliği de fantastik bir hikaye olur!

Biz hiç bir millete düşman değiliz, hiç bir milletten üstün değiliz, hiç bir milleti kendimizden üstün görmüyoruz. Biz de her millet gibi semalarımızda dalgalanan milli bir bayrağımızın ve öz topraklarımız üzerinde siyasal egemenliğimizin olmasını istiyoruz.

Eğer devletsizlik (adalet ve bilim devleti) halimiz, halkımızın yalın ayaklı hali, ekonomik fakirliğimiz, bilim ve teknolojik imkanlardan mahrumiyetimiz böyle devam ederse bırakın bir milletin veya bir devletin Kürdelere değer vermesini sıradan bir insan bile Kürd milletine saygı ve sempatiyle bakmayacaktır.

Gün gelecek bu yazdıklarımızı dünyanın en saygın bilim adamları ve siyasetçilerin okuyacağını bildiğim için onlarla şöyle bir anımı paylaşmak istiyorum: Belçika’ya henüz yeni gelmiştim, çalışmam gerekiyordu ve Kürdistanlı bir ailenin çalıştırdığı bir Restorantta işe başlamıştım. Restorantın bar bölümünde çalışan Mekodonyalı bir arkadaş ile Kuzey Kürdistanlı genç bir garson arkadaş her gün istisnasız birbirleriyle laf savaşı yapıyordu. Bir gün bizim bu genç Kürd garson , Mekodonyalı arkadaşa şöyle dedi: “Siz Mekodonya’nın çingeneleri kültürsüz bir milletsiniz” Mekodanyalı arkadaş yüzünü bana çevirerek şöyle cevap verdi: “Bu arkadaşınız her gün Kürdistan- Kürdistan Kürdistan diyor lakin bahsettiği bu Kürdistan ne dünya haritası üzerinde bir yeri var ne de Birleşmiş Milletler binasının semalarında dalgalanan bir Kürdistan bayrağı var! Oysaki, Mekodonyalı Çingenelerin dünya haritasi üzerinde yer alan bir ülkeleri ve Birleşmiş Milletler binasının göklerinde dalgalanan bir bayrakları var. şimdi söyler misiniz bana? Dedi.

Toparlayacak olursak: bilim, teknik, demokrasi, özgürlük, adalet, hak, hukuk, ekonomi, kültür, sanat, edebiyat, spor ve diğer alanlarda dünyanın en gelişmiş devleti ve milleti olan Japonya, Almanya, Fransa, İngiltere, Kanada, Avusturalya, Hollanda, Belçika, İsveç Lüksemburg, Danimarka, Vahşi Ortadoğu toplumlarını ve devletlerini demokratikleştirmek ve insani olarak her gün bu coğrafyada yaşanan vahşet manzaralarını protesto etmek için neden tek bir söz ve tek bir adım atmıyor? Acaba bunun bilimsel bir nedeni ve teolojik bir hikmeti mi var?

Sanırsam Kürdlerden hariç dünyadaki tüm devletler, milletler ve düşünceler Ortadoğu’yu kan ve vahşet çöplüğüne çeviren Türk-Arap-Fars unsurların insanileşeceğinden ve uygarlaşacağından umudunu kestikleri için barış, adalet, özgürlük, kardeşlik ve demokrasi adına tek bir söz ve tek bir adım atmanın bulutlara yumruk sallamaya benzediğini düşünüyorlar...

Son olarak şunu belirtmek istiyorum: Ben öyle bir Kürdistan istiyorumki her bir caddesinde yanyana duran Camii, Kilise, Havra, Cem Evi, Zerduşlük ve Yezidilik mabedlerinde insanlarımız, barış ve kardeşlik içinde ibadetlerini özgürce yapsınlar.

kadiramac@hotmail.com
twitter.com/KADIRAMAC


KAYNAKÇA
1- Anthony D.Smith, Milliyetçilik-Kuram-İdeoloji-Tarih, Atif Yayınları, S. 11.
2- Anthony D.Smith age, s. 47.
3- Anthony D.Smith age, s. 30-60-67.
4- Elie Kedourie, Milliyetçilik, Milli Eğitim Yayınları, s.43.
5- Ehmedê Xanî, Mem û Zîn, Avesta Yayınları, Beyt. 221-225
6- Elmalılı Hamdi Yazır, Kuran Meali, Casiye 28, Bakara 134)

Devamını Oku...
Nerinaazad.com Yazarları
KAPAT
KAPAT